TENYAZİS | HİKAYE
TENYAZİS | HİKAYE
1. BÖLÜM: YILDIZ SARAYI'NDA BİR GECE YARISI
İstanbul, 1877 yılının sonbaharını yaşıyordu. Padişah 2. Abdülhamid, Yıldız Sarayı'ndaki kütüphanesinde, önündeki haritaya dalmış durumdaydı. Masasında, üzerinde Japon İmparatorluk mührü bulunan, ipek kâğıda yazılmış bir mektup duruyordu. Japon İmparatoru Meiji, ülkelerini kasıp kavuran, teşhisi konulamayan bir hastalık için yardım istiyordu.
Sultan, en güvendiği hekimi olan Emanuel’i huzuruna çağırdı. Emanuel içeri girdiğinde, oda kitap ve kağıt kokuyordu. Sultan, "Emanuel Efendi," dedi sesi kısık ama otoriter bir şekilde. "Güneşin doğduğu yerden feryatlar yükseliyor. Bizim ilmimiz, sadece bizim sınırlarımız için değil, tüm insanlık içindir. Hazırlan, Tokyo’ya gideceksin."
Emanuel, o gece evine döndüğünde heyecandan uyuyamadı. Bir yanda payitahtın huzuru, diğer yanda okyanusların ötesindeki bilinmezlik... Çantasını hazırlamaya başladı. Yanına aldığı en değerli şey, mikroskobu ve tıp tarihine dair notlarıydı.
2. BÖLÜM: OKYANUSUN SESİ VE BİLİNMEZE YOLCULUK
Kasım 1877 – İstanbul Limanı
Emanuel için o sabah, hayatının en sessiz ama en heyecanlı sabahıydı. Galata rıhtımında bekleyen devasa buharlı gemi, bacasından simsiyah dumanlar püskürterek boğazın mavisini lekeliyordu. Sultan’ın kendisine tahsis ettiği özel sandıklar; içinde binlerce sayfa not, tıbbi solüsyonlar ve dönemin en hassas mercekleri olan mikroskoplar, geminin ambarına büyük bir titizlikle yerleştiriliyordu.
Gemi, demir alıp İstanbul’dan uzaklaşırken Emanuel güvertede durup Sarayburnu’nu izledi. Kız Kulesi arkada bir hayalet gibi küçülürken, önünde uçsuz bucaksız, tehlikeli ama keşfedilmeyi bekleyen bir dünya vardı.
Süveyş’ten Hint Okyanusu’na
Yolculuk, beklediğinden çok daha çetin geçiyordu. Gemi Süveyş Kanalı’nı geçip Kızıldeniz’in yakıcı sıcağına ulaştığında, Emanuel kamarasında ter dökerek çalışıyordu. Masasının üzerinde, arkadaşı Paleografist Prof. Dr. Absalom Ahia’nın gönderdiği notlar vardı. Ahia, Mezopotamya’da bulunan Yeni Asur yazılı tabletlerden bahsediyordu.
Emanuel, bu kadim metinlerde geçen "düşüren hastalık" tasvirleri ile Japonya’dan gelen mektuplardaki belirtileri karşılaştırıyordu. “Acaba,” diye düşündü, “binlerce yıl önce Sümerlerin gördüğü o kabus, şimdi Japonya’da mı canlandı?”
Fırtınalı Geceler ve Bilimin Işığı
Hint Okyanusu’na çıkıldığında dev dalgalar gemiyi bir oyuncak gibi sarsmaya başladı. Mürettebat kamaralarına çekilirken Emanuel, mikroskobunu sabitlediği masasına tutunarak dışkı ve doku örnekleri üzerinde ön çalışmalar yapıyordu. Kamarasındaki gaz lambası her sallandığında duvarda devasa gölgeler oluşuyordu. Bu gölgeler, sanki peşine düştüğü parazitin dev birer silüeti gibiydi.
Emanuel günlüğüne şunları yazdı:
"12 Mart 1878. Dalgalar gemiyi dövüyor ama zihnimdeki fırtına daha büyük. Eğer bu hastalık, tabletlerde bahsedildiği gibi bir 'iblis' değil de gözle görülmeyecek kadar küçük bir canlıysa, insanlık tarihini yeniden yazacağız. Mikrobun dini ve milleti yoktur, o sadece yaşamak için bir konak arar. Benim görevim, o konağı özgürlüğüne kavuşturmak."
Aylar süren bu yolculukta Emanuel sadece bir yolcu değildi; o, Doğu Asya'nın yaralarını sarmaya giden bir şifa elçisiydi. Uzun sakalları, yorgun ama keskin gözleriyle her gün ufku gözlüyor, güneşin doğduğu yerin kıyılarını seçmeye çalışıyordu.
Ekim 1878 – Yokohama Ufukta Görünüyor
Tam on bir ay sonra, bir sabah sislerin arasından Fuji Dağı’nın görkemli zirvesi belirdi. Gemi Yokohama Limanı’na yaklaştığında, Emanuel’i rıhtımda bekleyen kalabalık bir heyet vardı. Kalabalığın en önünde, geleneksel kıyafetleri içinde, yüzü bir heykel kadar hareketsiz ama gözleri merakla parlayan biri duruyordu: Japonya’nın ünlü tıpçısı Gun'i Sōkan Akihiro.
Emanuel gemiden indiğinde, iki medeniyet o rıhtımda el sıkıştı. Akihiro, derin bir baş eğmeyle Emanuel’i selamladı: "Hoş geldiniz Emanuel-san. İmparatorumuz ve halkımız yolunuzu gözledi."
Emanuel gülümsedi, tozlu çantasını daha sıkı kavradı. "Hekimliğin dili birdir Akihiro. Hadi gidelim, hastalar bizi bekliyor."
3. BÖLÜM: SİS VE SANCILARIN İÇİNDE
Kasım 1878 – Tokyo’dan Taşraya Yolculuk
Emanuel ve Akihiro, Yokohama’dan ayrılıp iç bölgelere doğru yol alırken, Japonya’nın büyüleyici ama hüzünlü manzarasıyla karşılaştılar. Pirinç tarlaları üzerinde süzülen sis, köylerin üzerine ağır bir yorgan gibi çökmüştü. Ancak bu sisin altında, doğanın güzelliğiyle taban tabana zıt bir acı gizliydi.
Akihiro, yol boyunca Emanuel’e ülkesindeki durumu anlatıyordu: "Doktor, insanlarımız sadece ölmüyor; onlar onurlarını da kaybediyorlar. Bir anda gelen nöbetler, ağızdan gelen köpükler... Halkımız bunun ataların ruhları tarafından verilen bir ceza olduğuna inanmaya başladı. Tapınaklar dolup taşıyor ama şifa gelmiyor."
İlk Vaka: Küçük Bir Kulübe
Saitama yakınlarında, sazdan çatılı küçük bir kulübeye girdiler. İçerisi nemli ve loştu. Yerdeki hasırın (tatami) üzerinde genç bir adam, karnını tutarak iki büklüm yatıyordu. Emanuel hemen çantasını açtı. Akihiro şaşkınlıkla izlerken, Emanuel modern tıbbın gereklerini yerine getirmeye başladı.
Emanuel, hastanın karnına dokunduğunda karaciğer bölgesinde alışılmadık bir sertlik ve şişlik fark etti. "Akihiro, buraya bak," dedi fısıldayarak. "Bu bir ruhun işi olamaz. İçeride fiziksel bir kitle var."
Tam o sırada hasta aniden kasıldı. Gözleri geriye kaçtı, vücudu yay gibi gerildi ve şiddetli bir nöbet geçirmeye başladı. Ailesi korkuyla geri çekilirken Emanuel, hastanın dilini ısırmasını engellemek için profesyonelce müdahale etti.
Tarihin Tozlu Sayfaları Arasındaki İzler
Emanuel o gece, gaz lambasının altında notlarını incelerken Absalom Ahia’nın bahsettiği o Yeni Asur tabletlerini düşündü. "Sakikku" tabletleri... 2500 yıl önce Urfa yakınlarında bulunan o taşlar, bugün Japonya’da canlanan bu kâbusu anlatıyor olamaz mıydı?
Emanuel günlüğüne şu teknik notları düştü:
"Vaka No 104: Karaciğerde kistik yapılar ve beraberinde seyreden epileptik nöbetler. Beyin fonksiyonları dışarıdan bir müdahale ile bozuluyor. Eğer bu kistler bir parazitin eseriyse, bu canlı sadece bağırsakları değil, tüm sinir sistemini bir ağ gibi sarıyor olmalı."
Eylül 1879 – Büyük Teşhisin İlk Adımı
Bir yıllık yoğun gözlem sürecinden sonra Emanuel, Akihiro’yu laboratuvar olarak kullandıkları eski bir tapınak odasına çağırdı. Masanın üzerinde, hastaların dışkılarından ve dokularından alınmış örnekler duruyordu.
"Akihiro," dedi Emanuel yorgun ama parlayan gözlerle. "Hastalara 'Tenyazis' adını vereceğim bir teşhis koyuyorum. Ama bu bildiğimiz bir tenya değil. Bu daha güçlü, daha sinsi. Karaciğerdeki kistler (Cysticercosis) beyne giden yolu takip ederek epilepsiyi tetikliyor."
Akihiro, duydukları karşısında donup kaldı. "Yani doktor, bu bir canavar mı?"
Emanuel, "Evet," dedi. "Gözle görülmeyen ama bir imparatorluğu yutabilecek kadar büyük bir canavar. Ve biz onu bulacağız."
4. BÖLÜM: DEMİR SANDIKLARDAKİ UMUT VE MİKROSKOBUN SIRRI
Ekim 1881 – Yokohama Limanı
Zaman, Emanuel için hem bir dost hem de amansız bir düşmandı. Üç koca yıl geçmişti. Bu süre zarfında Emanuel ve Akihiro binlerce hastayı ziyaret etmiş, yüzlerce veri toplamıştı. Emanuel, düşmanını "hissetmişti" ama onu henüz "görmemişti". Görmediği bir düşmanı ise yenmesi imkansızdı.
O sabah Yokohama Limanı’nda alışılmadık bir hareketlilik vardı. Dev bir Amerikan buharlısı olan SS City of Peking, rıhtıma yanaşırken devasa demir sandıkları kıyıya bırakıyordu. Bu sandıklar, Japon İmparatoru Meiji’nin, Amerika Başkanı Rutherford B. Hayes ve Alman İmparatoru I. Wilhelm ile yaptığı o meşhur diplomatik yazışmaların sonucuydu.
Akihiro, sandıkların üzerindeki "Berlin" ve "New York" mühürlerini görünce Emanuel’e döndü: "Doktor, sanırım istediğin 'gözler' nihayet geldi."
Laboratuvarda Sessiz Bir Gece
Sandıklar Tokyo’daki laboratuvara taşındığında Emanuel, bir sarraf titizliğiyle paketleri açtı. İçinden çıkan Carl Zeiss marka mikroskoplar, o dönemin en ileri teknolojisiydi. Pirinç gövdesi gaz lambasının ışığında parlayan bu cihazlar, insan gözünün sınırlarını aşmaya yarayan birer mucizeydi.
Emanuel, Yokohama'dan topladığı hasta doku örneklerini lamların üzerine yerleştirdi. Laboratuvar derin bir sessizliğe büründü. Dışarıda yağmur yağıyordu ama içeride Emanuel’in nefes alışverişinden başka ses duyulmuyordu.
Mikroskobun ayar vidasını milimetrik hareketlerle çevirdi. Önce bulanık bir leke, sonra karaltılar ve nihayet... O meşhur parazit, kancalı başıyla tam karşısındaydı.
"Bulduk Akihiro!"
Emanuel’in sesi laboratuvarın soğuk duvarlarında yankılandı. Akihiro hemen mikroskobun başına geçti. Gördüğü şey, küçük, boğumlu ve sinsi bir yaratıktı.
"İşte 'Taenia asiatica'," dedi Emanuel, sesi titreyerek. "Bu yaratığın yumurtaları kirli sularla ve az pişmiş etlerle vücuda giriyor. Sonra kistlere dönüşüp karaciğeri istila ediyor. Oradan da kan yoluyla beyne sıçrayıp o korkunç epilepsi nöbetlerini başlatıyor. Yıllardır aradığımız 'ruh' işte bu küçük parazit."
Gözlemlerin Derinleşmesi
Emanuel, 1869'da Amerika'da Tifo üzerine yaptığı çalışmaları hatırladı. O zaman da benzer bir azimle çalışmış, epilepsiyi araştırmıştı. Ancak bu seferki farklıydı; bu parazit (Neurocysticercosis), serebral korteksi bir ağ gibi sarmıştı. Beyincik, bu enfeksiyonun etkisiyle elektrik sinyallerini karıştırıyor ve hastayı yere yıkıyordu.
Emanuel o gece günlüğüne şu tarihi notu düştü:
"22 Ekim 1881. Bugün, görünmez bir imparatorluğu yendik. Düşmanımızı gördük. O, babadan oğula geçen bir lanet değil, sadece bir hijyen sorunudur. Yarın savaşı laboratuvardan sokaklara taşıyacağız. İmparator Meiji’ye haber verilmeli; düşmanın adı Tenyazis, adresi ise kirli ellerdir."
Akihiro, mikroskobun başında hâlâ paraziti izliyordu. "Bu kadar küçük bir şeyin koca bir milleti nasıl kırdığına inanmak güç," dedi.
Emanuel gülümsedi: "Mikroskop bize şunu öğretir Akihiro; en büyük canavarlar her zaman en küçük bedenlerde gizlenir."
5. BÖLÜM: KİMYACILARIN DANSI VE ŞİFA FORMÜLÜ
Kasım 1882 – Tokyo Laboratuvarı
Düşman artık teşhis edilmişti: Taenia asiatica. Ancak onu mikroskop altında görmek yetmiyordu; onu insan vücudundan söküp atacak bir silaha ihtiyaç vardı. Emanuel, parazitin sinir sistemini felç edecek ama insan bünyesini sarsmayacak bir bileşiğin peşindeydi. Japonya’nın tıbbi imkanları bu çapta bir ilaç sentezi için henüz yeterli değildi.
Emanuel, bir gece yarısı masasının başında otururken Avrupa’daki eski dostlarını düşündü. Mürekkebini tazeledi ve Alman İmparatorluğu’ndaki iki dahi isme, ünlü kimyager Theodor Curtius ve Robert Wilhelm Bunsen’e mektuplar yazdı. Mektup kısa ve özdü: "Doğu'da yeni bir hayat formu buldum, onu yok etmek için sizin dehalarınıza ihtiyacım var."
Ekim 1883 – İki Dev İsim Japonya’da
Yaklaşık bir yıl sonra, Yokohama limanına yanaşan gemiden inen iki adam, Japonya'nın bilimsel kaderini değiştireceklerdi. Curtius ve Bunsen, beraberlerinde cam tüpler, hassas teraziler ve o güne kadar Japonya’da görülmemiş kimyasal reaktifler getirmişlerdi.
Emanuel, Akihiro ve iki Alman kimyager, Tokyo'nun kalbinde kurulan "Kimya Evi"nde kapanıp çalışmaya başladılar. Laboratuvar, gece gündüz yanan mumların aleviyle aydınlanıyordu. Kokular birbirine karışıyordu: İyot, sülfür ve alkol...
Eylül 1884 – Formülün Doğuşu
Aylar süren başarısız denemelerden sonra, bir akşamüstü Bunsen, deney tüpündeki sıvının renginin aniden berraklaştığını gördü. Curtius hemen hesaplamaları kontrol etti. Emanuel ise mikroskop başında, hazırladıkları bu yeni solüsyonun parazit örnekleri üzerindeki etkisini izliyordu.
Sıvı, parazit dokusuyla temas ettiği anda, o sinsi yaratığın kancaları gevşedi ve gövdesi parçalanmaya başladı. Emanuel heyecanla bağırdı: "Ölüyor! Parazit bu formüle dayanamıyor!"
Bunsen, karatahtaya o tarihi formülü yazdı: C19H24N2O2. Bu, antiparazitik bir mucizeydi.
Akihiro'nun Sorusu ve Bilimin Cevabı
Akihiro, elindeki tüpe bakarken sordu: "Bu sıvı sadece hastalığı mı yok edecek, yoksa bir imparatorluğun korkusunu mu?"
Emanuel, terini silerek cevap verdi: "Akihiro, bu sıvı bedeni temizleyecek. Ama korkuyu yok etmek için halka bu ilacı nasıl kullanacaklarını ve en önemlisi neden hasta olduklarını anlatmalıyız. İlaç sadece bir pansumandır; gerçek tedavi eğitimdedir."
O gece ekip, buldukları bu yeni bileşiğe ilk isimlerini verdiler. Artık cephaneleri hazırdı. Japonya’nın köylerinde, kasabalarında ve kışlalarında "Tenyazis"in sonu gelmek üzereydi.
6. BÖLÜM: EMANUEL RAPORU VE HİJYEN DEVRİMİ
Ekim 1885 – Tokyo, İmparatorluk Konferans Salonu
Japonya'nın kalbi o gün Tokyo'daki büyük salonda atıyordu. İçeride ağır bir sessizlik, dışarıda ise meraklı bir kalabalık vardı. Emanuel, elinde yedi yıllık emeğinin özeti olan kalın, deri ciltli bir dosya ile kürsüye çıktı. Karşısında İmparator Meiji’nin temsilcileri, Japon ordusunun generalleri ve ülkenin en saygın bilginleri oturuyordu.
Emanuel, derin bir nefes aldı ve tarihe geçecek o sunumuna başladı. "Efendiler," dedi sesi salonda yankılanarak. "Bugün burada sadece bir hastalığı değil, bir cehaleti gömmek için toplandık. Yıllardır 'kötü ruhlar' sanılan bu illeti, mikroskop altında teşhis ettik. Adı: Tenyazis."
Beş Maddelik Kurtuluş Reçetesi
Emanuel, hazırladığı raporun can alıcı maddelerini tek tek sıralarken, salondakiler hayretler içinde not alıyorlardı. Bu maddeler sadece tıbbi değil, sosyal bir devrimin ayak sesleriydi:
Tecrit Gerekmez: "Bu hastalık havadan bulaşmaz. Hastalarımızı toplumdan dışlamaya, onları yalnızlığa mahkûm etmeye gerek yoktur. Düşman hastanın içinde, ruhunda değil."
Ateşin Gücü: "Az pişmiş veya çiğ tüketilen domuz ve sığır etleri bu parazitin yuvasıdır. Et ürünleri hijyenik koşullarda, iyice pişirilerek tüketilmelidir."
Toprağın Temizliği: "Tarımda insan dışkısı gübre olarak kullanılmamalıdır. Toprağı kirletmek, nesillerimizi zehirlemektir."
Bireysel Hijyen: "Ellerin yıkanması ve içme sularının temizliği, en güçlü ilaçtan daha etkilidir."
Denetim: "Et üreticileri ve satıcıları devlet eliyle sıkı denetlenmelidir."
Ordu ve Halk İçin Yeni Bir Devir
Emanuel, raporunun son sayfasını çevirdi ve doğrudan generallere baktı: "Özellikle orduda, tek bir kaynaktan yemek yiyen binlerce askerimiz bu kurallara uymalıdır. Güçlü bir imparatorluk, ancak sağlıklı askerlerle ayakta kalır."
Raporun sonunda, Curtius ve Bunsen ile buldukları C19H24N2O2 formüllü ilacın dağıtım planını sundu. Bu, Tenyazis'e karşı vurulan son darbeydi.
İmparatorun Kararı
Sunum bittiğinde salonda bir anlık ölüm sessizliği oldu. Ardından, İmparator Meiji adına konuşan başdanışman ayağa kalktı. "Emanuel-san," dedi. "Siz bize sadece bir rapor değil, halkımızın geleceğini verdiniz. Bu rapor bugünden itibaren Japonya İmparatorluğu'nun sağlık yasasıdır."
Emanuel, kürsüden inerken Akihiro ile göz göze geldi. Akihiro’nun gözleri nemliydi. Japonya, tarihinde ilk kez bir yabancının rehberliğinde böylesine büyük bir hijyen hareketini başlatıyordu. Artık köylerde ateşler sadece ısınmak için değil, parazitleri yok etmek için daha gür yanacaktı.
7. BÖLÜM: YÜKSELEN GÜNEŞ VE HÜZÜNLÜ VEDA
Kasım 1885 – Tokyo, İmparatorluk Sarayı
Emanuel Raporu’nun kabul edilmesinin üzerinden sadece haftalar geçmişti ancak etkisi tüm ülkede hissedilmeye başlanmıştı bile. Köylerde yeni fırınlar inşa ediliyor, askerlere hijyen eğitimi veriliyordu. Japon halkı, "Tenyazis" denilen bu sinsi düşmana karşı tek yürek olmuştu.
O sabah Emanuel, hayatının en önemli daveti için hazırlandı. İmparator Meiji, onu bizzat ödüllendirmek üzere saraya çağırmıştı. Emanuel, üzerinde Sultan Abdülhamid’in kendisine verdiği ay-yıldızlı nişanlarla süslü resmi üniformasını giydi. Aynaya baktığında, yedi yıl önce İstanbul’dan ayrılan o genç doktordan çok daha fazlasını gördü: Saçlarına ak düşmüş, bakışları derinleşmiş bir bilim savaşçısıydı artık.
Saray Töreni ve Nişanlar
İmparatorluk Sarayı’nın krizantemlerle süslü salonunda, muazzam bir sessizlik hakimdi. İmparator Meiji, tahtından inerek Emanuel’e doğru yürüdü. Bu, Japon geleneklerinde eşine az rastlanır bir saygı gösterisiydi. İmparator, Emanuel’in göğsüne Japonya’nın en prestijli onurlarından biri olan Yükselen Güneş (Kyokujitsu-shō) ve Kutsal Hazine nişanlarını bizzat iğneledi.
İmparator, tercümanı aracılığıyla konuştu: "Siz, uzak diyarlardan gelip halkımızın acısını dindirdiniz. Bu nişanlar sadece sizin dehanızın değil, iki imparatorluk arasındaki kopmaz dostluğun bir simgesidir." Ayrıca, Emanuel’e çalışmalarının karşılığı olarak 50.000 Yenlik büyük bir ödül takdim edildi.
Emanuel o akşam Akihiro’ya döndü ve "Bu para benim kişisel servetim olamaz Akihiro," dedi. "Bu para, bu hastalık yüzünden annesiz babasız kalan Japon çocuklarının hakkıdır."
Emanuel, ödülün büyük bir kısmıyla Tokyo’nun varoşlarında, Tenyazis’ten kurtulan çocukların eğitimi ve sağlığı için bir yetimhane kurdurdu. Binanın kapısına hem Japonca hem de Türkçe şu söz yazdırıldı: "İlim, sevgiyle birleştiğinde şifadır."
Veda Vakti: Yokohama Limanı
Ekim 1890’a gelindiğinde, Emanuel’in Japonya’daki görevi artık sona ermişti. Ayrılık vakti gelip çattığında Yokohama Limanı mahşer yeri gibiydi. Binlerce Japon; ellerinde fenerler, çiçekler ve Emanuel’in yazdığı hijyen broşürleriyle rıhtıma akın etmişti.
Akihiro, Emanuel’in yanına geldi. İki dost, kelimelerin yetmediği bir noktadaydılar. Akihiro, belindeki ipek kuşağına sıkıştırdığı fırçasını çıkarıp bir kâğıda şunu yazdı: "Bedenleri iyileştirdin, ruhları birleştirdin."
Emanuel, kadim dostunun ellerini sıktı. "Akihiro," dedi sesi titreyerek. "Ben gidiyorum ama kurduğumuz bu bilim köprüsü sonsuza dek kalacak. Mikroskobun altındaki o küçük dünyayı asla unutma; orada hepimiz aynıyız."
Gemi limandan yavaşça uzaklaşırken, Emanuel güverteden el sallıyordu. Kıyıdaki kalabalık, gemi ufukta bir nokta olana dek oradan ayrılmadı. Emanuel, ceketinin iç cebindeki Sultan'ın mektubuna ve göğsündeki Yükselen Güneş nişanına dokundu. Bir görevi başarıyla tamamlamanın huzuruyla, burnuna gelen İstanbul’un iyot kokusunu hayal etmeye başladı.
8. BÖLÜM: İSTANBUL’UN IŞIĞI VE NOBEL’İN ZİRVESİ
Aralık 1890 – Sirkeci Garı, İstanbul
Emanuel, on üç yıl sonra payitahta ayak bastığında, İstanbul onu soğuk ama berrak bir kış sabahıyla karşıladı. Tren rayların üzerinde durduğunda, garın içinde askeri mızıka takımı "Hamidiye Marşı"nı çalmaya başladı. Halk, "Japonya Fatihi"ni görmek için garın parmaklıklarına yüklenmişti.
Sultan 2. Abdülhamid, Emanuel’i Yıldız Sarayı’nda, kütüphanesinin en özel köşesinde kabul etti. Sultan, Emanuel’in sunduğu Tenyazis raporlarını ve Japon İmparatoru’ndan getirdiği teşekkür mektubunu büyük bir huşuyla inceledi.
"Emanuel Efendi," dedi Sultan, gözlerinde nadir görülen bir parıltıyla. "Sen sadece bir hekim gibi değil, bir ordu gibi savaştın. Japonya’nın kurtuluşu, bizim iftiharımızdır."
Sultan, Emanuel’i Mecidiye Nişanı ile ödüllendirdi ve ona 100.000 Sikke-i Hasene takdim etti. Ancak Emanuel için en büyük mükafat, Sultan’ın Tenyazis raporundaki hijyen kurallarını tüm Osmanlı coğrafyasında zorunlu kılan fermanı imzalaması oldu.
1901 – Stockholm, Bilimin Kalbi
Yıllar geçmiş, Emanuel’in saçları tamamen ağarmış, ancak gözlerindeki o keskin bakış hiç değişmemişti. 1901 yılı, tıp dünyası için tarihi bir yıldı. Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine ilk kez verilecek olan Nobel Tıp Ödülü için tüm gözler Stockholm’e çevrilmişti.
İsveç Kraliyet Akademisi, parazitoloji alanındaki devrim niteliğindeki çalışmaları ve Tenyazis hastalığını yeryüzünden silme yolundaki başarısı nedeniyle ödülü Ord. Prof. Dr. Emanuel’e verdiğini ilan etti.
Emanuel, kürsüye çıktığında salonda derin bir sessizlik oldu. En ön sırada, artık iyice yaşlanmış olan kadim dostu Akihiro oturuyordu. Tokyo’dan yola çıkıp haftalarca süren bir yolculukla dostunun bu anına şahitlik etmeye gelmişti.
Emanuel, konuşmasına başlarken cebinden eski, yıpranmış bir büyüteç çıkardı; bu, Japonya’daki ilk günlerinde kullandığı büyüteçti.
"Bu ödül," dedi sesi titreyerek, "Sadece benim değildir. Bu, İstanbul’un şifalı gelenekleri ile Japonya’nın disiplinli ruhunun zaferidir. Biz parazitleri yendik, hastalıkları yendik; çünkü bilimin diliyle konuştuk. Unutmayın ki, bir çocuğun yüzündeki tebessüm, dünyanın tüm nişanlarından daha değerlidir."
SON SÖZ: TARİHİN SESSİZ KAHRAMANI
Emanuel, hayatının son yıllarını İstanbul’da, Boğaz’a nazır küçük bir yalıda, öğrencilerine ders vererek ve Akihiro ile mektuplaşarak geçirdi. Vefat ettiğinde, vasiyeti üzerine mezar taşına hem Osmanlıca hem de Japonca şu tek kelime yazıldı:
"ŞİFA"
Bugün Doğu Asya’da Tenyazis hastalığı artık bir tehdit değilse, bu; İstanbul’dan yola çıkan o cesur hekimin ve Japonya’nın sadık dostluğunun eseridir.
Yorumlar
Yorum Gönder